İbnül Arabi’ye göre insanlar iki kısma ayrılır. Bazıları yürüdükleri yolun ve bu yolun onları götüreceği yerin farkındadır. Bazıları ise yürüdükleri yolu da yolun sonunu da bilmezler. Yani ilk grup yaşamda sağduyuyla yol alırken diğerleri cehalet örtüsünün altında ezbere yürürler.
Her iki durumda da insan yol alır. Ama farklı bilinç düzeylerinde ilerler. Bu iki grup arasındaki bir diğer ortaklık da yol diye tarif ettiğimiz şeyin insanın ayaklarının altında durmasıdır. Yol, yolcunun yürümesi için bir vesiledir.
Arabi, hakikatin peşinde olanlara tam da burayı işaret eder. Çünkü hakikate erenler, Hakk’ın yolun ta kendisi olduğunu bilirler.
İbnül Arabi Füsusul Hikem’de bu durumu şöyle açıklar:
“Allah, isimlerinin ve özündeki sırrın görülmesini, anlaşılmasını istedi. Kendisinin bütün gizlerinin, bir aynadan kendisine bakar gibi kendisine görülmesini arzu etti ve evren olarak tezahür etti. O, kendisini kendisine görünür kılmak için varoluşu ve insanları var etti. Ruh dediğin şey de Allah’ı her şeyde görür çünkü bakan olgunun kendisi Allah’tır. O, hem seven hem sevilen, hem arayan hem de bulan, hem bakan hem de görülen. Hiçbir şey O’ndan ayrı değildir, O her şeydedir. Bizim varlığımız onun varlığıdır.”
Yani yaşam dediğimiz şey Allah’ın hakikatidir. Yol da yolculuk da yolcu da onun arzusudur. Onun tezahürüdür. İnsanın bilinci açıldıkça, ondan geldiğini ve ona doğru yol aldığını idrak eder.
Fakat aldığımız her nefesin; baktığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz, tecrübe ettiğimiz her şeyin ve her durumun Allah’ın hakikati olduğunu sıklıkla gözden kaçırırız. Bu da insanın bilincinde ikilik yaratır. O an, ayrı gayrı başlar. İnsan varoluşun tek bir hakikat olduğunu unutur ve bilincini böler. Bu bölünme ayrışmayı, ayrılık da özlemi ve acıyı beraberinde getirir.
Öte yandan bu durumun yadsınacak bir yanı da yoktur. Yolcunun, yolu gözlemleyebilmesi için bilinçteki bu ayrışmaya ihtiyacı vardır.
Arabi’nin felsefesinde varoluş, tek bir varlıktır. Allah’ın bir nefeste, vücuttaki tezahürüdür. Fakat buraya bir mim koymak icap eder. Tezahür eden Allah’ın mutlak zatı değildir. Allah’ın mutlak zatı ve hüviyeti yaratılmışlar için her zaman gayp olarak kalacak bir hazinedir.
Arabi, bu tezahürü aynaya bakma eylemiyle açıklar. Aynaya bakan aynı anda suretini görür. Suret bakan kişiyle aynı şey değildir ama ondan ayrı da değildir.
“Aynadaki görüntünün sana bir etkisi yoktur. Dolayısıyla o seninle özdeş değildir. Diğer yandan bu görüntü senden başkası da değildir. Çünkü senin onda hükmün vardır. Bu yüzden sen kendi yüzünü gördüğünde, (gördüğünün senin yüzün olduğundan) şüphe etmezsin. Netice itibarı ile görüntü ne senden başkadır, ne de senle özdeştir. lemin ve Hakk’ın vücûdu için de aynı durum söz konusudur.” İbn Arabî, Fütûhât, c. IV, s. 317.
Arabi’nin felsefesine göre Allah gizli bir hazineydi, bilinmeyi istedi ve kainatı yarattı. Yaradılış tek bir vücut olarak tezahür etti. Vahdet-i Vücud olarak bildiğimiz bu kavram aslında kelime olarak Arabi tarafından kullanılmamıştır. Arabi vahdet-i vücûd terimine çok yakın olan, “vâhid fî’l-vücûd” yani “vücûdda bir” ifadesini kullanmıştır.
Vücut tek bir hakikattir. Alemdeki çokluk ise bu vücudun tecelli ve tezahürlerinden ibarettir. Yani ortaya çıkıp görünür olmasından. Her bir varlık bu vücuttan kendinde bulundurduğu veya kendini onda bulduğu nispette var olur. Yani insan da dahil tüm varlıklar, kendilerini Allah’ın hakikati içinde buldukları ölçüde varolurlar. Bu sebeple yaşam varoluşsal bir arayıştır.
Arabi Fütuhat’ta:
“Alem açılır… Yaşayan, işiten, konuşan, bilen, dileyen, güçlü bir âlem hâline gelir. Kuran’da da bildirildiği gibi: “De ki: herkes kendi yaratılışına göre hareket eder.” diye yazmış.. Fütuhat II
Arayan kişi yoldadır. Yolda olduğu için de deneyimlerden geçer. Her deneyiminde varoluşun bir başka yüzünü seyreyler. Böylece Allah’ın arzusu doğrultusunda hareket etmiş olur.
“Bil ki Allah insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları Adem’den vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri, insanlar yolcu olma özelliklerini hiç bırakmamışlardır.” Nurlar Risalesi
Yolcu bunun bir tekamül yolculuğu olduğunu hatrından çıkarmamalı. Yolculuk, ancak insan varoluşun tümünü seyreylediği zaman tamamına erecektir. Arabi’ye göre insanî ruh, tabiatın perdelerinden temizlenip Rabbi ile arasındaki engellerden kurtulunca ilâhi bir izinle melekleri ve felekleri seyredecektir. Kalbine inen ilim, hal, düşünce ve benzeri şeyleri görür ve bilir hale gelecektir. Bu da tüm alemi cem eden insan-ı kamil mertebesine işaret eder. Burada zaman ve mekan sıfırlanır.
Bu mertebede yolculuk da Allah’ın arzusu da tamamlanmış olur. Yolcu, yolculuk sırasında alemi seyreyler. Aynı şekilde alem de onu seyreyler. Çünkü insan, alem için bir hedeftir. Arabi, “Allah’a en iyi ayna olan insandır” der. Şüphesiz bu insanın yaratılmışlar içinde en masumu, en temizi olmasından değil; bu deneyimi tamamına erdirebilme kapasitesi, becerisi ve yeterliliği açısından en yücesi olmasından kaynaklanır.
İbnül Arabi bize der ki: “Allah alemi insan için yarattı”. Yaratım bu ilk fikirle başladı ve son olarak insan yaratıldı. Çünkü yaratımın hedefi insandı. Burada insan-ı kamilden bahsediliyor hiç şüphesiz. Bu bir potansiyeldir. Her birimiz için kutup noktasıdır. İnsan-ı kamil, Allah’ın kendisine lütfettiği bilgiyi tamamıyla açabilen varlık hedefidir.
Arabi, İslam Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselam’ı, tüm peygamberlerden ayrı bir yere koyar. Onu insan-ı kamil mertebesinde anar. Burada sözü edilen Hazreti Muhammed’in ruhani kimliğidir. Arabi’nin nefs mertebeleri Hakikat-i Muhammediye ile başlar, İnsan-ı Kamil ile biter. Bu dairesel bir süreçtir. Zaten alemin devamlılığı hareketle mümkündür ve bu hareket, bütün boşlukların tamamlanabilmesi için dairesel olmak zorundadır.
İnsanın yaradılışında da başlangıçtaki fikir ile sonuçtaki hedef aynıdır. Aradaki mertebeler iki tarafı buluşturmak için tertip edilmiştir. Bu mertebeler yolu oluştururlar. Başlangıç ile sonun buluşabilmesi için alan açarlar.
İnsan-ı kamil mertebesine erişen kişi, alemin seyyidi yani önderi olur. Bu sayede sonsuz bir hareket kabiliyetine erişir. Alemi sürekli olarak cem eder. Ondaki bu hareket kabiliyeti, ilahi bilginin tamamına vakıf olmasından, haberdar olmasından, bilgiyi tam kapasiteyle varlığında açmış olmasından kaynaklanır.
Arabi, insanın alemi cem etmesini şöyle anlatır:
“Sıradan insanlar, alemi duyularıyla algılar ve Allah’a iman etmek yoluyla inanırlar. İnsan-ı kamiller ise Allah’ı müşahede yoluyla görür ve tanırken aleme iman ederler. Çünkü onlar Allah’tan başkasını görmezler. ” İbn Arabi ks. fütuhat .17/315
Yazının devamı için buraya tıklayabilirsiniz.

