Seçkin bir ailede büyüyen Arabi, gayet iyi bir eğitim almıştı. Fakat şeyhleri arasında okur yazar alimler bulunduğu gibi, zanaatkarlar, esnaf ve fakir fukara da vardı. Arabi’nin eserlerinde şeyhlerini hürmetle anarken, hiçbirini diğerinden ayırmadığına tanık oluyoruz.
Arabi’nin ilk şeyhi okuma yazma bilmeyen bir köylüydü. Bir diğeri tasavvufi şiirler yazan bir mescid imamıydı. Bu imam birinin ihtiyacı olduğunda zengin kütüphanesindeki kitapları satarak yardımda bulunurdu. Arabi, “Bütün kitaplar tükendiğinde, o da vefat etti…” diye yazmış.
Arabi’nin şeyhleri arasında manevi annesi olarak bildiği bir kadın da vardı. Tanıştıklarında seksen altı yaşında olan Kordovalı Fatıma, halkın kapı önüne bıraktıklarıyla besleniyordu. Bir atık ya da sadaka bulduğunda, “bu yüce mertebeye nasıl layık olabilirim?” diye Allah’a dua ediyordu. Arabi bir arif olarak tanımladığı Fatıma için bir kulübe yaptırdı. Ve müridi olarak, ona ölümüne dek hizmet etti.
Arabi “arif kişi” derken kastettiği bilinç mertebesini şu sözlerlerle tanımlıyor: “Hakk için mücadele eden yiğide Fetâ denir. Fetâ putları kıran kişidir ve her insanın putu da, onun kendi nefsi, kendi benliğidir. Fetâ kendisinden asla hiçbir lüzumsuz hareket çıkmayan kişidir. Bu makama erişenler, ‘kul’ görünümü altındaki sultanlardır.”
Tasavvuf yoluna girdikten sonra Arabi’nin ömrü yolculuklarla geçti. Kuzey Afrika’dan, Arap Yarımadasına, Anadolu’dan Mezopotamya topraklarına kadar İslam coğrafyasında yaptığı seyahatlerde, tasavvuf düşüncesinin büyük isimleriyle bir araya geldi, onlarla görüş alışverişinde bulundu. Hayatının büyük bölümünde, doğduğu Endülüs topraklarından uzakta yaşadı.
Arabi’yi yaşamından yüzyıllar sonra bile anılan bir mutasavvıf ve okunan bir yazar haline getiren asıl yolculuk, mânâ alemine yaptığı seyahatlerdi. Arabi, bu seyahatler aracılığıyla edinilen bilgiyi, kalbi keşifler olarak tanımlar. Peygamberlerin ve velîlerin, Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmadıklarını, Hakk’ın bilgisinin ancak kalbi keşiflerin açılmasıyla elde edilebileceğini savunur.
Hakikatin bilgisi, insanların algı ve idrak dünyalarına misal aleminden süzülür. Arabi’ye göre Alem-i Misal, Adem’in yaradılmış olduğu balçığın artığından yaratılmıştır. Tıpkı insan-ı kamil gibi, o da ulvi ve süfli. Yani hakkani ve insani hakikatler arasında bir berzah teşkil eder.
Yani misal alemi mana ile madde arasındaki bir geçiş noktasıdır. Oradaki şeyler ezeli ve ebedidir. Cisimler misal aleminde latifleşir. Manalar ise suret kazanır. İnsan algısı tarafından izlenebilir, idrak edilebilir hale gelir.
Vahiy, ilham ve kalbi keşif bu ara alem vasıtasıyla gerçekleşir.
Misal alemi, mânânın madde alemine aktığı bir hakikat ırmağıdır. Rüyalar burada görülür. Hesap gününü bekleyenler burada bekler.
Mânânın surete bürünmesinin sebebi, insanların onları sûretsiz olarak idrak edememesidir. Arabi’ye göre arifler, manaları suretsiz de idrak edebilir. Ve asıl manevi tecrübe, biçim dışı tecelliler sayesinde yaşanır. Çünkü o zaman mahluk ortadan kalkar ve Hakk’ın tecellisi gerçekleşir.
İbnül Arabi, yaşamı boyunca sayısız eser verir, manevi keşiflerini türlü semboller aracılığıyla, sayfalarca anlatma çabası içinde olur… Ama aynı Arabi, en yüksek seviyede arif olmanın, mutlak cehaleti gerektirdiğini de söyler. “Hak, ancak hiç varolmamış olan kaybolduğu ve daima var olmakta olan kaldığında görünür” diye yazmış.
Muhyiddin -dini ihya eden- anlamına gelir. Bu isim Arabi’ye, İslamın derin veçhelerinin idrak edilebilmesi için yaptığı çalışmalar ve katkılar sebebiyle, sonradan verilmiş.
Kimilerine göre Arabi, peygamberlerden sonra ulaşılabilecek en yüksek mertebeyi tecrübe eden bir velidir. Bu yüzden kendisine Şeyhi Ekber yani “En büyük Şeyh” de denilmiş… Arabi’yi ve fikirlerini takip edenlere de aynı sebeple Ekberiler denilmektedir.
Muhyiddin İbnül Arabi yaşadığı devirde büyük hürmete mazhar olduğu gibi, sayısız fetva ile cezalandırılması da talep edilmiştir. Özellikle Eyyubi ve Selçuklu hükümdarları Arabi’ye büyük hürmet göstermiş ve onun nasihatlerinden faydalanmışlar.
Arabi Mekke’de Selçuklu Sarayı’nın yüksek bir görevlisi olan Mecdüddin İshak ile yakın dostluk kurar ve onun davetiyle Konya’yı ziyaret eder. Mecdüddin İshak’ın vefatından sonra tekrar Anadolu’ya döner ve onun dul eşiyle evlenir. Anlatılanlara göre bu evliliğin asıl sebebi meftanın sekiz yaşındaki oğludur. Mecdüddin, oğlunu yakın dostuna emanet etmiştir.
Arabi Konya’ya yerleşir ve çocuğun eğitimini üstlenir. Söz konusu olan çocuk Mevlana’nın çağdaşı ve yakın dostu olan Sadrettin Konevi’dir. Konevi Arabi’nin yanında yetişir. Fusûsu’l Hikem’in kaleme alınması sırasında kendisine bizzat eşlik eder. Fütuhat-ı Mekkiye’nin son imlasını da Konevi yapar. Sadrettin Konevi Arabi’den sonra Ekberi geleneğine şekil veren ilk isim olarak bilinir.
Arabi bu dünyadaki seyahatlerini tamamladıktan sonra, 8 Kasım 1240’ta Şam’da hayata gözlerini yumdu. Binlerce sayfayı bulan eserleri dışında, kimseye bir şey bırakmıyordu çünkü dünya mülkünü daha ilk gençlik yıllarındayken terk etmişti. Dünyevi hayatından geriye kalan tek şey olan bedeni de Kasiyun Dağı’nın eteklerindeki kabrine defnedildi.
Ölümünden 276 yıl sonra, Arabi’nin mezarını bir Osmanlı Sultanı ziyaret etti. O sırada yabani otlarla kaplanmış olan metruk mezarın ziyaretçisi, Şam ve Kahire seferinden dönmeye hazırlanan Yavuz Sultan Selim’di.
Yavuz Selim, neredeyse kaybolmak üzere olan mezarın üzerine bir türbe ve yanına da bir cami yapılmasını emretti. Türbenin inşaası hızla ilerledi ve buradaki camide kılınan ilk Cuma namazına Yavuz Sultan Selim de bizzat katıldı.
Şam’ın yeni fatihinin Arabi’ye gösterdiği bu iltifat, yaşamı sırasında gördüğü saygının geri dönmesine vesile oldu. Çünkü o devrin Şam halkı, Arabi’nin hatırasına saygı duyan kişiler değildi. Arabi’nin eserleri şiddetli eleştirilere hedef olmaktaydı.
Peki bir Osmanlı Fatihinin, pek çoklarının gözünde itibar kaybetmiş olan bir şeyhe hürmet göstermesinin sebebi neydi? Bu duruma bir açıklama olarak anlatılan yaygın bir söylence var. Bu söylenceye göre Osmanlı’nın kazanacağı zaferler yıllar öncesinde Arabi’ye malum olmuştu ve Şeyhi Ekber bunu kaleme alarak zaferin ilk müjdecisi oldu.
Fakat bu söylence ve söz konusu metin pek de sağlam temellere dayanmıyor. Arabi üzerine araştırmalar yapan ve onun yazılarını incelikleriyle tanıyan uzmanlar, metnin Arabi’ye ait olmadığı görüşünde. Dolayısıyla bu söylence, Şam’ın fethinden sonra yeni yönetimi ve kazanılan zaferi yüceltmek üzere anlatılagelen kahramanlık hikayelerinin bir parçasıymış gibi görünmekte.
Öyleyse asıl neden neydi diye baktığımızda, kehanetten çok daha sağlam bir gerçeklik çıkıyor karşımıza. Bu da, Osmanlı geleneğinin, Osmanlı’daki ve Anadolu’daki İslam anlayışının, Arap dünyasındaki yaklaşımdan oldukça farklı olması. Şam’ın yeni yönetimi yerel anlayışın tersine eğitimli, açık görüşlü ve ilme saygı duyan, hürmet gösteren bir gelenekten geliyordu.
Nitekim Şam’ın fethinden bir yıl sonra dönemin şeyhülislamından çarpıcı bir fetva geldi. Fetvada Mısır fatihi olmuş Sultan’dan, anlamadıkları meselelerde konuşan ve Şeyhi Ekber’e dil uzatmakta inat eden kişilerin yola getirilmeleri isteniyordu. Bu fetvayı veren Şeyhülislam İbn Kemal, Yavuz Sultan Selim’in son derece itimat ettiği ve hürmet gösterdiği bir kişiydi.
Arabi, yaşamı boyunca pek çok eser veren son derece üretken bir mutasavvıf ve yazardı. Bunlar arasında Fütuhatı Mekkiye, Fususul Hikem gibi kalıplı eserlerin yanı sıra çok sayıda risale de bulunmakta. Kimi eserleri kaybolmuş, kimileri tamamlanamamış.
Arabi’ye atfedilen kimi risalelerin de yıllar sonra başka bir yazara ait olduğu ortaya çıkmış. Bugün hala piyasada Arabi’nin adıyla satılan bazı kitapların önsözünde, gerçek yazarının itirafıyla karşılaşmanız mümkün.
Yazımızı sonlandırırken Arabi’nin kitaplarına ilgi duyanlar için şunu vurgulamakta fayda var sanırım:
Muhyiddin İbnül Arabi, Allah ve Peygamber aşığı bir tasavvuf erbabıdır. Ömrünü Hakk yolunda ve onu yüceltmek için geçirmiş bir kişidir. Arabi’yi farklı kılan şey, manevi yolculuklarını tarif etmek, anlatmak için gösterdiği üstün çabadır.
Bu yolculuklar metafizik dünyaya yapılan batîni seyahatlerdir. Arabi içrek alemde müşahade ettiklerini anlatabilmek için sembollerden örülü zengin bir anlatım dili kullanmış. Tıpkı mana ile madde alemi arasında köprü olan misal alemi gibi o da sembolik dille ördüğü bir alem yaratmış…
Arabi bir İslam düşünürü olduğu kadar, sağlam bir metafizikçidir. Bu yüzden çizgi ötesini anlatabilmek için kullandığı dili anlamak, okuyucusu için de benzer bir çaba gerektirmekte. Arabi hiçbir kelimeyi, harfi, hatta sesi görünen haliyle üstünkörü değerlendirmez. Her zaman derinliklerindeki hakikati arar…
Çünkü ona göre Allah’ın hiçbir işi, hikmetten azade değildir. Her şey hakikatiyle birlikte ve hakikati gereği görünür olur.

